Bunlardan ilki olan Abdu’l-Amr ile birlikte daha önce hiç olmayan bir olay adet haline geldi.
Vahyin en göze çarpan özelliklerinden biri de,
Allah’ın er-Rahmân ve er-Rahîm isimleriydi.
Rahmân kelimesi,
çok merhametli,
sınırsız bağışlayıcı anlamına gelen rahîm kelimesinin mübalağalı şeklidir.
Bundan daha yoğun ve kapsamlı bir anlama sahip olan rahmân kelimesinin tam karşılığı bulunmadığı için çoğunlukla yanlış anlaşılmıştır.
Vahiy,
yeni dinin Allah’ın yüceliğinde bir sığınak bulma ihtiyacı nedeniyle,
bu iki kelimeye önem vermiştir.
Er-Rahîm’den (çok merhametli) daha fazla merhamet ifade eden er-Rahmân kelimesi,
rahmetin kökünü ve özünü ifade eder.
Sınırsız lütuf ve ihsan anlamına gelen bu kelime Kur’ân’da Allah’a eş tutulur.
“Allah diye çağırın,
‘Rahmân’ diye çağırın,
ne ile çağırırsanız ; sonunda en güzel isimler
Onundur.” Bu isim Peygamber için çok sevgili bir isimdi ve Abdu’l-Amr (Amr’ın kulu) ismi çok putperesçe göründüğü için,
yeni mü’mine Abdu’r-Rahman; Rahmân’ın kulu,
sonsuz bağışlayıcının kulu adını verdi.
İsmi Abdu’r-Rahman’a çevrilen sadece Avf’ın oğlu değildi,
daha pek çok kimseye bu ad verilmiştir.
Bu sırada Suriye’den memleketine dönmekte olan Abdu Şems’li bir tüccar da,
çölde bir gece şöyle bir sesle uyandı “Ey uyuyanlar,
uyanın,
çünkü Mekke’ye Ahmed geldi!”[45] Bu tüccar,
Ümeyye kabilesinden Affân’ın oğlu Osman’dı; aynı zamanda annesi tarafından,
Abdu’l-Muttalib’in kızlarından birinin,
Peygamber’in halası Ümmü Hakim el-Beyza’nın da torunu oluyordu.
Her ne kadar “gelmek”ten ne kastedildiğini bilmese ve çok yüceltilmiş anlamındaki “Ahmed”’in,
“yüceltilmiş” anlamındaki Muhammed’in yerine kullanıldığını fark etmese de,
bu sözler onun ruhuna işledi.
Fakat Mekke’ye varmadan,
Teym’li bir adamla,
Ebû Bekir’in kuzenlerinden Talha ile karşılaştı.
Talha,
Kutsal Ev’in halkı arasından
Ahmed’in meydana çıkıp çıkmadığını soran bir rahibin bulunduğu Busra’dan henüz dönüyordu.
“Ahmed de kim?” diye sordu Talha.
Rahip “Abdu’l-Muttalib’in oğlu Abdullah’ın oğlu” cevabını verdi.
“Bu ay onun ortaya çıkacağı ay; ve o peygamberlerin sonuncusudur” dedi.
Bu sözleri,
kendi başından geçenleri anlatan
Osman’a da tekrarladı.
Döndüklerinde Talha,
Muhammed (s.a.v.)’in en yakın arkadaşı olan Ebû Bekir’e gitmelerinin doğru olacağını söyledi.
Bunun üzerine Ebû Bekir’e gittiler ve duyduklarını ona anlattılar.
O da hemen onları,
çölde duyduklarını ve rahibin söylediklerini anlatmaları için Peygamber’e götürdü.
Başlarından geçenleri anlattıktan sonra inançlarını dile getirdiler.
İslâm’a giren dördüncü kişi ise,
imana gelme şekli bakımından bunlardan pek farklı olmayan Zühre’nin müttefiki (mevlâsı) Abdullah İbn Mes’ud idi.
Bu konuda şöyle diyor “O zamanlar henüz olguluğa erişmiş bir gençtim ve Ukbe İbn Ebi Muayt’ın sürülerini otlatıyordum.
Bir gün Peygamber ve Ebû Bekir yakınımızdan geçiyordu.
Peygamber kendilerine verebilecek sütüm olup olmadığını sordu.
Ben de sürülerin benim olmadığını,
bana emanet edildikleri için onlara süt veremeyeceğimi söyledim.
Peygamber “Daha üzerinden bir koç geçmemiş,
küçük bir kuzunuz var mı?” diye sordu.
Bir tane olduğunu söyledim ve onu getirdim.
Peygamber onu iple bağladıktan sonra ellerini kuzunun memelerine koydu ve dua etti.
Bunun üzerine kuzunun memeleri sütle doldu.
Ebû Bekir tas gibi ortası çukur bir kaya parçası getirdi,
Peygamber kuzuyu sağdı ve hepimiz sütten içtik.
Daha sonra memeye ‘Kuru!’ dedi,
o da kurudu.”[46] Birkaç gün sonra Abdullah,
Peygamber’e gitti ve İslâm’a girdi; bir süre sonra ondan yetmiş sûre[47] öğrendi ve kendisine verilen bir lütufla onları ezberledi.
Daha sonra Kur’ân hâfızlarının (kurra) ileri gelen simalarından biri olmuştur.
Vahyin bir süre kesilmesi Peygamber’i çok üzmüştü; fakat kalbi,
henüz inzal olmayan bir âyette de belirtildiği gibi,
İlâhî Kelâm’ı almanın yükü altında eziliyordu.
“Şayet biz bu Kur’ân’ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık,
andolsun onu Allah korkusundan saygı ile baş eğmiş,
parça parça görmüş olurdun.”[48] Onu “beni örtün,
beni örtün” demeye zorlayan ürperme yine zaman zaman geliyordu.
Bir gece örtüsüne bürünmüş bir halde yatarken,
inzivasını,
daha sert ve önemli bir İlâhî Emir,
insanları Kıyamet Günü ile uyarmasını isteyen bir emir böldü “Ey bürünüp örtünen,
kalk (ve) bundan böyle uyarıp -korkut.
Rabbini tekbîr et (yücelt).
Elbiseni de temizle.
Pislikten kaçınıp-uzaklaş…..
Çünkü o boruya (sûra) üfürüldüğü zaman,
işte o gün,
oldukça zorlu bir gündür; kâfirler içinse hiç kolay değildir.”[49] Bundan kısa bir süre sonra bir gece yine,
kendisinden ve onu takip edenlerden beklenen namazı ve ona yüklenen büyük sorumluluğu vurgulayan emirlerle uyandırıldı “Ey örtüsüne bürünen,
az bir kısmı hariç olmak üzere,
geceleyin kalk; (Gecenin) yarısı kadar.
Ya da ondan da biraz eksilt.
Veya üzerine ilave et.
Ve Kur’ân’ı da belli bir düzen içinde (tertil üzere) oku.
Gerçek şu ki biz senin üzerine ‘oldukça ağır’ bir söz (vahiy) bırakacağız” (Müzzemmil 1-5).
Yine aynı sûrede şöyle bir emir vardı “Rabbinin ismini zikret ve her şeyden kendini çekerek yalnızca O’na yönel.
(Allah) Doğunun ve Batının Rabbi’dir.
O’ndan başka ilâh yoktur.
Şu halde (yalnızca) O’nu vekil tut.” (Müzzemmil 8-9).
Peygamber’i teskin ve teselli etmek için indirilen ve daha yumuşak tonda olan vahiyler de geliyordu.
Bir seferinde sadece onun görebildiği Melek şöyle dedi “Hatîce’ye Rabbinin selâmını ilet.” Peygamber (s.a.v.) Hatîce’ye “Ey Hatîce! İşte Cebrâîl sana Rabbi’nden selâm getiriyor.” dedi.
Hatîce şaşkınlıktan kurtulup konuşacak kelime bulabildiğinde şöyle dedi “Allah Selâm’dır,
selâm da O’ndandır,
selâm Cebrâîl’in üstüne olsun!”[50] Yeni dine giren ilk mü’minler,
Peygamber’i muhatap alan emirlerin kendilerini de bağladığına kanaat getirdiler.
Bu nedenle onlar da Peygamber gibi uzun gece ibadetleri ile meşgul oluyorlardı.
Her zaman kıldıkları namaza gelince,
artık sadece abdest almakla kalmıyor,
üstlerini ve namaz kıldıkları yeri temiz tutuyorlardı.
Aynı zamanda Kur’ân’ın inen tüm bölümlerini,
namazda okuyabilmek için hemen ezberliyorlardı.
Vahiy artık daha sık gelmeye başlamıştı.
Vahiy geldiğinde Peygamber onu çevresindekilere aktarıyor,
daha sonra ağızdan ağıza okunup ezberleniyordu.
Dünyevî şeylerin geçiciliği,
ölüm,
tekrar dirilme ve Hesap Günü’nün kesin oluşu,
Cennet ve Cehennem hakkında gittikçe daha çok âyet iniyordu.
Fakat tüm bunların ötesinde en çok,
Allah’ın yüceliğine,
tek oluşuna,
Hak olduğuna,
Hikmet,
Rahmet,
Mağfiret,
İhsan ve Kudreti’ne dikkat çekiliyordu.
Bunların yanı sıra,
açıkça Yaratıcılarının bir olduğuna işaret eden tabiat harikalarına ve evrendeki dengeye,
O’nun âyetleri olarak değiniliyordu.
Tabiattaki ahenk tevhîdin çokluklar dünyasına aksetmesidir ve Kur’ân bu âhenge insanın düşünce duyularını harekete geçiren bir tema olarak değinir.
Düşman olan inançsızların bulunmadığı yerlerde mü’minler birbirlerine,
Cennet ehlinin selâmıyla,
Cebrâîl’in Peygamber’i selâmladığı şekilde selâm veriyorlardı “Selâmün aleyküm (selâm üzerinize olsun)”,
karşıdakinin cevabı ise “Ve aleyküm selâm (selâm sizin de üzerinize olsun)” oluyordu.
Burada çoğul zamir (küm) kullanılması,
selâm verilen kişinin iki yanında duran melekleri de selâma dahil etmek içindir.
Şükür ve kutsama ile ilgili âyetler de onların yaşamında ve hayat görüşlerinde önemli rol oynuyordu.
Kur’ân şükür üzerinde çok duruyordu ve şükrünü ifade etmenin yolu ise ‘Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’adır’ demekti.
Bağlılık ve itaatın ifadesi ise ‘Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla’ demek idi.
Bu,
Kur’ân’daki her sûrenin[51] ilk âyetiydi.
Mü’minler de Peygamber’den öğrendikleri gibi her Kur’ân okuyuşlarında besmele çekiyorlardı.
Genişleterek okudukları her şeyin başında ve daha sonra başlanan her şeyden önce besmeleyi okumayı adet haline getirdiler.
Yeni din,
lâ dinî olan hiçbir şeyi kabul etmiyordu.
Bu eser Namaz ismiyle
İlahi kategorisine eklenmiştir.