Şu Boğaz Harbi Nedir

EserŞu Boğaz Harbi Nedir
SöyleyenDursun Kızılkaya
Kategoriİlahi
İstatistik 1,565 Görüntülenme
Etiketler#Dursun Kızılkaya#ilahi#dinle
Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi? En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi,
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya- Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı! Nerde -gösterdiği vahşetle “Bu Bir Avrupalı!” Dedirir- yırtıcı,
his yoksulu,
sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş,
açılıp mahbesi,
yâhud kafesi! Eski Dünyâ,
Yeni Dünyâ,
bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi,
tûfan gibi,
mahşer mahşer.
Yedi iklîmi cihânın duruyor karşına da,
Ostralya’yla berâber bakıyorsun Kanada! Çehreler başka,
lisanlar,
deriler rengârenk; Sâde bir hâdise var ortada Vahşetler denk.
Kimi Hindu,
kimi yamyam,
kimi bilmem ne belâ… Hani,
tâ’ûna da züldür bu rezîl istîlâ! Ah o yirminci asır yok mu,
o mahlûk-i asîl,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyle sefîl,
Kustu Mehmedçiğin aylarca durup karşısına; Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz… Medeniyyet denilen kahbe,
hakîkat,
yüzsüz.
Sonra mel’undaki tahrîbe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki Eder her biri bir mülkü harâb.
Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı; Beriden zelzeleler kaldırıyor a’mâkı; Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin; Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam ; Atılan her Iağamın yaktığı Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler,
ölü püskürmede yer; O ne müdhiş tipidir Savrulur enkâz-ı beşer… Kafa,
göz,
gövde,
bacak,
kol,
çene,
parmak,
el,
ayak,
Boşanır sırtlara,
vâdîlere,
sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller Yıldırım yaylımı tûfanlar,
alevden seller Veriyor yangını,
durmuş da açık sînelere,
Sürü hâlinde gezerken sayısız tayyâre .
Top tüfekten daha sık,
gülle yağan mermîler… Kahraman orduyu seyret ki bu tehdîde güler! Ne çelik tabyalar ister,
ne siner hasmından; Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat îman? Hangi kuvvet onu,
hâşâ,
edecek kahrına râm? Çünkü te’sîs-i İlâhî o metîn istihkâm.
Sarılır,
indirilir mevki’-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkîf edemez sun’-i beşer ; Bu göğüslerse Hudâ’nın ebedî serhaddi; “O benim sun’-i bedî’im,
onu çiğnetme” dedi.
Âsım’ın nesli… diyordum ya… nesilmiş gerçek İşte çiğnetmedi nâmûsunu,
çiğnetmeyecek.
Şühedâ gövdesi,
bir baksana,
dağlar,
taşlar… O,
rükû olmasa,
dünyâda eğilmez başlar,
Yaralanmış temiz alnından,
uzanmış yatıyor; Bir hilâl uğruna,
yâ Rab,
ne güneşler batıyor! Ey,
bu topraklar için toprağa düşmüş,
asker! Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd’i… Bedr’in arslanları ancak,
bu kadar şanlı idi… Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın? “Gömelim gel seni târîhe” desem,
sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb… Seni ancak ebediyyetler eder istîâb.
“Bu,
taşındır” diyerek Kâ’be’yi diksem başına; Rûhumun vahyini duysam da geçirsem taşına; Sonra gök kubbeyi alsam da,
ridâ nâmıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle; Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan; Sen bu âvîzenin altında,
bürünmüş kanına,
Uzanırken,
gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem; Gündüzün fecr ile âvîzeni lebrîz etsem; Tüllenen mağribi,
akşamları sarsam yarana… Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.
Sen ki,
son ehl-i salîbin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddîn’i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran… Sen ki,
İslâm’ı kuşatmış,
boğuyorken hüsran,
O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın; Sen ki,
rûhunla berâber gezer ecrâmı adın; Sen ki,
a’sâra gömülsen taşacaksın… Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar,
seni almaz bu cihât… Ey şehîd oğlu şehîd,
isteme benden makber,
Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber.
Yorum Yapın
Güvenlik: 4 nedir?

REKLAM

Alt Reklam Alanı (Esnek / AdSense)